Çağrışımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çağrışımlar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
21 Kasım 2013 Perşembe
Sessizlik de Konuşur
Ne zamanki hareketsiz duruyorum ve dahi susuyorum, işte o zaman başlıyor içimdeki ses konuşmaya. Onun yaşadığı ülke burası. Sessizlik ülkesi. Başrol oyuncusu değil o, seyirci koltuğundaki yönetmen. Seyirci koltuğunda ne işi var yönetmenin, demeyin. Çünkü o sorulmadıkça karışmaz performansa, herkes gibi izler oyunu. Fakat bir farkla... Herkes rolü izlerken o rolün ardındaki oyuncuyu gözler. Sakin, emin bir sesi vardır. Etliye sütlüye karışmaz, dedikodu yapmaz. Bu yüzden hiçbir zaman yorumlarını uluortaya saçmaz. İkna etmeye çalışmaz. İstenmedikçe ise hiç dahil olmaz. Çabasız bir varoluştur onunkisi. Ancak kaçmaz. Bulunmak için Hindistan'da bir dağın ardına saklanmaz. Gerçi sever öyle yerleri ama yine de uzaklaşmaz. Yakındır evi. Kuş cıvıltısı ile çalar zili. Köşeyi dönünce, sol üst köşedeki çıkmaz sokağın sonuncusunda oturur köyün bilge kişisi...
25 Ekim 2013 Cuma
Bir Murat Menteş Silsilesi
Düblörün Dilemması'ndan sonra, bu defa Ruhi Mücerret'e sardırdım. Komik, absürd ve zekice kurgulanmış (3'ü bir arada) bir eser okumayalı uzun bir zaman olmalı ki, bünye üst üste fondip yapmakta. Tabii haftalık Penguen'leri saymıyorum, çünkü elbette ki aynı şey değiller. Şu bir gerçek ki, bu dünyanın orjinallere ihtiyacı var. Ferah bir soluk, yeni bir mevsim gibi oluyorlar şu hep bir ağız söylemin içinde. Kitap, söylediğim gibi yaz mevsiminde soğuk limonlu bir soda... (şu aromalı olanlardan değil, bizzat içine limon atılmışlardan) Karakter isimleri de hayli ilginç. Ruhi Mücerret, Avni Vav, Masum Cici, Nazlı Hilal gibi... Diğer kitapta olduğu gibi, bunda da yer yer serpiştirilmiş felsefik söylemler var. Yani çok sevilen bir betimlemeyle: güldürürken düşündüren bir kitap ;)
Özellikle aşağıdaki cennet ve cehennem tasviri de beni hayli etkileyip güzel güzel düşündürdü:
"Velhasıl dünyada bir cennet inşa edersen, ölümle cennete yatay geçiş yaparsın. Asıl hayat cennettedir. Demek ki dünyada mümkün olduğunca yaşatmaya bakmak gerek. Fidan dik, kuş besle, evlat büyüt, umut ve sevinç aşıla... İnsanlar senin yanındayken kendilerini cenneteki gibi kınanmayan, yadırganmayan, dışlanmayan aksine ödüllendirilen, yüceltilen, hoşnut edilen, ikramda bulunulan konumunda, özgür hisserderlerse sen, bulunduğun yeri cennete benzetmişsin demektir. Cennetin inşaatında bir mühendis, mimar, usta, kalfa ya da işçi olarak çalışıyorsun demektir. Yok eğer öldürürsen, yaşatmazsan, beslemezsen, yaşama azmi aşılamazsan; insanlar senin yanında kendilerini cehennemin dumanında boğulur gibi sıkıntılı, üzgün, baskılanmış, boyunduruk altında, kısıtlanmış, suçlu, mahcup, rahatsız, cezalandırılmış, mahrum... hissederlerse, sen cehennem kurmuşsun demektir. Zebanileşmişsin. Burada kendi ellerinle bina ettiğin cehennemden, öldüğün anda yatay geçişle ahret cehennemini boylarsın."
Düşüncenin güzelliğine bakın... Pırıl pırıl bir zihin ve kalbin karışımından çıkmış olmalı bu kelamlar...
Evet, böyle takılıyorum işte ben bu günlerde... İngilizce kitap hedeflerim biraz daha bekleye dursun, ben ana dilin ev baklavası tadında oldukça mesudum. Bu kapağı bile eğleneli olan kitabı ise, benim gibi bir ruh hali içinde olanlara şiddetle tavsiye ederim.
Etiketler:
Çağrışımlar,
Kitap Okuma,
Murat Menteş,
Ruhi Mücerret
2 Ekim 2013 Çarşamba
İnsanın Şiddetle Sınavı
Bugün, rutin kontrolüm için hastanenin bekleme koltuklarında oturmuş randevumu beklerken, yan tarafta duran gazete yığınlarını şöyle bir karıştırdım. Normalde 3. sayfa haberi okumayı sevmem, hatta hemen atlarim o sayfayi. Fakat bu defa gözüm bir habere takıldı ve daha ben, "dur, okuma onu" diyene kadar gözüm okuyuverdi. Okumaz olaydım...
Gazetede, 10 aylık bir bebeğin, baba dayağı sonucu zihinsel engelli kaldığı yazıyordu. Ağladı diye, öfkesine hakim olamayan bir babanın, minik yavruyu alıp fırlatması ve yavrunun kafasına darbe alması sonucu oluşan bir "engel"... Öyle bir engel ki, geçmeyecek... Öyle bir engel ki, kaderi değiştirecek... Yavruyla beraber yaşayan anne vb. kişilerin hayatındaki değişiklikten bahsetmiyorum bile. İçim, şiddet, çaresizlik ve isyan duygularıyla kaynadı birden. Çünkü düpedüz yağma bu... Yavrunun doğuştan sahip olduğu sağlıklı hayatın ve geleceğin ona sunacağı imkanların zorbalıkla elinden alınması...
Suçlu baba şimdi yargılanıyormuş. Fakat neye yarar ki? Kime fayda? Farz edelim ki, adam pişman oldu, ıslah oldu, tövbe etti; yine de tüm bunlar o minik yavrunun sağlığını geri getirecek mi? Verilecek hiçbir ceza, bu talihsiz durumu düzeltmeye yetebilecek mi? Tüm bunlara rağmen, her ne kadar karşılığı olmayacaksa da, adam yargılanmalı ve cezasını çekmeli elbette.
Peki insanın bu şiddet karşısındaki acizliği ne olacak? Evet, her insanın içinde iyi de, kötü de var; kabul ediyorum. Fakat insan olmanın bedeli zaten bu. İnsan, yine de iyi tarafta kalmayı becerebilmeli. Mümkün olduğunca... Çünkü irade bu yüzden insanda var. Meleklerin insanın önünde secde ermesi boşuna değil. Bitmeyen bir sınav bu. Hakikaten zor iş; özellikle yeterince sevgi görmemiş ve çocukluğunda bir şekilde şiddetle tanışmış, kötüye meyleden "olağan şüpheliler" için. Bir türlü uslanmayan bu gibilerin hakkı hep kötek (ceza) olacak ve olmalı da maalesef...
Ancak cezanın yapamadığını sevgi de yapabilir-di pekala. Fakat yontarak değil de, eğerek. Henüz daha yaşken, anne babanın koltuğu altındayken... Neticede hepimiz, dünyayı ilk anne babamızın gözünden gören, hayatı yaşadığı o küçük evden ibaret sanan çocuklar değil miyiz? Ve bütün çocukların ne kadar inançlı ve akıllı olduklarını, kendimizden bilmez miyiz? Öyle inançlı ki, hayatının o zamanki kahramanı anne ve babanın öğrettiklerini sorgusuz sualsiz kabul edecek ve öyle akıllı ki, yine anne babadan gördüklerini hemen taklit edip uygulayacak kadar... Sonra büyüdük tabii... Kimimiz mutlu, kimimiz küskün, kimimiz kızgın, kimimiz utangaç "büyük" çocuklar olduk. Ruh durumumuza göre farklı farklı işlerle meşgulüz. Kimimiz, vatana millete hayırlı işler yaparken, kimimiz evde karısını dövüyor. Kimimiz istemediği bir işte üç kuruşa dirsek çürütürken, kimimiz hayallerinin peşinde koşuyor. Tüm bu halet-i ruhiye hallerinin türlü türlü sebebi var tabii. Fakat çocukluktan gelen sebepler hiç unutulmuyor.
Anne babalık en çok da bu yüzden dünyanın en zor işi. Sorumluluk çok büyük... Yetersiz anne babalıkla toplumun suç/mutsuzluk oranları arasında doğrudan bir ilişki var kesin. Hatta bu ilişki istatistiksel olarak saptanmış bile olabilir, bilemiyorum. Bildiğim şu ki, anne babalar çocuklarının hayatında her taşın altından çıkabilir ve farkında bile olmadan birçok şeyin sebebi olabilirler. Bu yüzden anne babaların bilinçli olması çok önemli.
Son olarak dileğim, tüm minik yavruları, hayvanları ve kendini koruyamayacak konumda olanları Allah korusun, kollasın. Amin.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

