annelik halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
annelik halleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2014 Pazartesi

Daha Fazla Şefkat

Geçenlerde Gratis'te (kişisel bakım merkezi diye adı geçen dükkan) bir olaya şahit oldum. 4-5 yaşlarında diye tahmin ettiğim bir kız çocuğu, feryat figan bağırıyor, kendini yerlere atıyordu. Nedenini bilmiyorum ve elbette öğrenebilme imkanım da olmadı. Çocuğun bu davranışına babanın oldukça sinirlendiği belli oluyordu. Nitekim çocuğa, "ağlama, bak sinirlenmeye başlıyorum ama şimdi" diye çıkışıp kucakladığı gibi çocuğu dışarı sepetledi. Ondan önce annenin de, "aaa bak sana şunu alalım" vb hamlesi olduysa da, kızın sakinleşmemesi üzerine o da bezgin, "tamam demek ki artık seninle birlikte Gratis'e gelmek yok" diye koyuverdi.

Tamam, kabul. Çocuk büyütmek ve bazen onun anlamsız istek ve itirazlarını idare etmek zor. Hatta bu sebeple ben de anne babalıkta hiçbir konuda ahkam kesmemeyi düstur edinmişimdir. Çünkü bilmediğim, anlayamadığım, başıma gelmemiş durumlar her zaman olabilir. 

Burada dikkat çekmek istediğim nokta, çocuğun içinde bulunduğu çaresizlik halidir. Çünkü anlattığım tabloda, çocuk belli ki dertli. Bir derdi var, anlatamadığı ve belki de bilmediği... Ve çocuk bu problemini çözmeye hiçbir şekilde muktedir değil. İşte ebeveyn olma görevi bence tam da burada başlıyor. Ebeveyn çocuğu anlamalı, en azından bunun için çok çaba göstermeli. 

Anlaşılmak herkesin ihtiyacı. Düşünün, en sevdiğiniz sizi anlamazsa ne yaparsınız? Büyük ihtimal anlaşılmak için türlü çareler arar, hala anlaşılmadıysanız en sonunda bir arıza çıkartırsınız. Peki ya küçükler, onlar nasıl ifade edecek anlaşılmadıklarını? Geçen gün sevgili eşim, "insan gerçekten anlamak isterse, anlayamaması mümkün değil", demişti. Çok büyük bir oranda ben de katılıyorum buna. Anlamamın anahtarı istekli olmaktan geçiyor. Kendini araya koymadan, aklınla, fikrinle, kalbinle safça o kişinin nasıl hissettiğini anlama isteğinden bahsediyorum. Biz yetişkinler için bunu başarmak zor olabilir. Hatta herkes kendisiyle o kadar meşgul ki, bunu yapmak lüzumsuz bile görülebilir. Peki ya çocuklar? Bu kadar saf ve yalın olan çocuklar, böylesi saf bir ilgiyi hak etmiyorlar mı? Bunu yapabilmek gerçekten bu kadar zor mu? 

Aslında tek yapmak gereken, daha çok şefkat göstermek. O kızdıkça daha çok sarılmak... O tepindikçe daha çok bağrına basmak... Kova kova laflar bir kenara, sevgi ve şefkatin iyi gelmediği bir bünye var mı? Bilakis, en etkili tedavi istikrarlı sevgi...

Yazımı, az önce twitter'da gördüğüm bir iletiyi paylaşarak noktalıyorum. Daha doğrusu, o twit zaten bu yazıyı çok güzel bir şekilde noktalıyor:

@TansuOskay: Anne babalar ve Eğitimciler: Unutmayın, çocuklar kelimeleriyle istediklerini, davranışlarıyla ihtiyaçlarını söylerler…




1 Ocak 2014 Çarşamba

Annelikte Yeni Bir Yıl

Zaman çabuk geçiyor. Hele bir de çocuk olunca su gibi akıyor. Bir yıl daha geçti; bana sorsan 17 ay nasıl geçti, anlamadım. Her gün bir aksiyon filmi tadında geçiyor. Yalnız öyle bir film ki bu, alt metinde sürekli ders veriyor, izleyiciyi kendiyle yüzleştiriyor. Bir taraftan serüven, bir taraftan spirütüel manyak bir film; türünün son örneği. İzleyiciyi daha ilk yarıda ambole edip neye uğradığını şaşırtan cinsten. Üstelik beş boyutlu, izleyici hem oynuyor, hem izliyor. Şu aralar bizim evde gösterimde, bekleriz.

Konuya dönecek olursak; Şimdi geriye dönüp baktığımda, o zamanki halimi çok daha iyi anlıyorum. Her zamanki gibi. Bu yeni bir şey değil :) Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu bir senedeki değişim/gelişim (artık ne derseniz) hızı. Çünkü normal şartlarda bir insanın, bu kadar kısa sürede dayak yer gibi yoğun bir psikolojik debelenme yaşaması makul değildir. Makul olan, insanın gözünün geç açılmasıdır :) ca'nım insanoğlu milim milim aralar gözündeki perdeyi. Çünkü perde dediğin şey, öyle kolay taşınır cinsten değildir bir kere. Öyle bir ağırdır ki, zevkü sefa içindeyken kimsenin canı o perdeyi kaldırmayı çekmez, ya da ona bir şekilde sıra gelmez. Perde ancak fakru zaruret halinde göze batar ve o zor şartlarda perdenin taşınması artık kaçınılmaz olur. Bu sebepten, bir insanın böyle yoğun, hızlandırılmış bir psikolojik kursa katılması için mutlaka önemli bir sebebinin olması gerekir. Aşk gibi. Aşk gerçekten de müthiş bir dönüştürücüdür. Annelik (ve şüphesiz babalık) da öyle. İnsanın evladının olması, gerçekten de yerine başka bir şey konamayacak bir tecrübedir; bu sebepten yaşanmadan bilinmesi hiçbir şekilde mümkün değildir.

İşte 2013 yılı benim için böyle pek serüvenli, pek anlamlı bir yıldı. Kendimi tanımada önemli bir adımdı. Çok zorlandığım ve çok şükrettiğim bir yıldı. Dolu doluydu. Annelikte ilk yılım, gerçekten de eşsizdi; tadı damağımda kaldı. 

Ben 2013'ün analizini yaptım bile, hem de yazıp çizerek. Bildiğiniz çalıştım yani bu sene üzerinde ;) şimdi mola bitti, yolculuk vakti...

Güle güle 2013... Hoşgeldin 2014 :)))



25 Kasım 2013 Pazartesi

Anneler İçin Pratik Saç Modelleri

Kadınlar bilir. Saç herşeydir. O, türlü ruh hallerinin dışa vurumudur. İstemli veya istemsiz... Yerine göre bir başkaldırı da olabilir, içine düşülen dipsiz kuyulardan bir mesaj da... Bu bakımdan her duruşu anlamlıdır ve sahibinden mutlaka bir ipucu taşır. Ayrıca kadınların özgürlük alanıdır saç. Hiçbir şeyi değiştiremese bile, saçlarını değiştirir kadın. Yeni saç, yeni bir kimlik hissiyatı verir. Öyle önemlidir yani... Hani şu "ne olacak canım, kökü sende nasılsa" yorumları, bu yüzden hep kabak tadıdır. 

Tüm bu içsel anlamının yanında, bir güzellik simgesidir aynı zamanda. Gerçekten de saç güzel ve bakımlıysa, kıyafetin kusurlarını bile örter. Veya tersinden, iki dirhem bir çekirdek de giyinseniz, saç bakımsızsa kıyafet çöptür; hatta daha da bir rüküşlük verir. (Bu yüzden hala düğünümde saçımı yapan kuaföre kızgınım; ve hayır abartmıyorum ;))

Velhasıl, bu uzun girizgahtan sonra bi zahmet konuya gelmek istiyorum. Malum, annelerin saç için uğraşacak vakitleri yok. Hatta kimi zaman saçları kurutmaya dahi vakit kalmıyor. Reklamlardaki gibi, yıka çık, harika oleyyy! Tabii ki yok öyle birşey ;)) Haaa bazı doğuştan gür ve kendinden güzel bir dalgası olan veya pırasa saçlı kadınlar da var, şanslı kadınlar... Onlar bu yazıyı okumasınlar :) 

Bu yazı, ince saçlı, düzensiz bir dalgası olan çoğunluk için yazıldı. Ne zamandır kafa yoruyorum, şu saçlara pratik bir çözüm bulsam diye. Önce Brezilya Fönü'nü düşündüm. Nasılsa keratinle yapılıyor düzleşme, dolayısıyla saça bir zararı yok, hatta faydalı. Fakat gür ve tok (daha çok kalın telli) saçlar için uygun bir çözüm o. Çünkü ince telli saçları bastırıp daha da hacimsizleştiriyor. Bu yüzden vazgeçtim bu fikirden. Sonra iri dalga düşündüm. Evet, olabilirdi. Fakat o da eninde sonunda saça zarar verecekti, haliyle ondan da vazgeçtim.

Geriye saçları kestirmek kalıyor işte :p Fakat değişiklik öyle ucundan kestirmeyle de olmuyor, daha radikal bir duruş lazım. Kısa saç ise herkese yakışmıyor ve bu kadar uzattıktan sonra insan kıyamıyor. Fakat durun, hemen sıkılmak yok, daha çözümler bitmedi. 

Tümden gelip uzun saçlı annelere önerilerimi aşağıda sıralıyorum:

1. Saçlar gereğinden fazla uzatılmamalı; kuaförümün söylediği gibi, bu insanı yorgun gösteriyor.

2. Kesinlikle boyayı önermiyorum. Hem saçı sağlıksız gösteriyor, hem de vakitsizlikten yakınan kadın, boyalı saçın ıvırı kıvırı bakımıyla hiç uğraşamaz.

3. Saçlar cinsine ve tipe göre modern bir kesimle şekillenmeli. Yüz tipine gittiği sürece, kahkül farklı bir hava katıyor.

4. Topuz. Vazgeçilmez. Araştırırken buldum; bu sitedeki topuz modelleri harika, üstelik çok pratik ;) 

http://rujoje.blogspot.com/2012/09/pratik-topuz-modelleri.html

Aşk. Aşk. Aşk. Aşk. Aşk. Aşk. Aşk.

13 Kasım 2013 Çarşamba

Annelik Çelişkilerle Doludur

İki farklı duyguyu aynı anda yaşamak istersin. Ya da birini yaşarken diğerinde bariz aklın kalır. Akıllı mantık, hep sulugöz kalp ile çatışır. Her insanda biraz böyledir de bu durum, annelikte oldukça baskındır. Sıkça yaşanır. Misal; bir yandan biraz olsun kendine vakit ayırıp uzaklaşmayı isterken, bir yandan da yavruyla biraz daha oynamak için bahaneler yaratırsın. Sabah yavruyu babasına teslim edip bi yarım saat daha uyuyacağını söyler, fakat dayanamayıp kendini yataktan kaldırırsın: merhaba, bu zombi de sizinle oynamaya geldi :)) Yavrunun anneanneye alışmasını sevinçle karşılarken, bir yandan da onun anneannenin eteğini çekiştirmesini kıskanırsın. Haa, bir de suçluluk duygusu vardır ki, nerdeyse hiç peşini bırakmaz. Herşeyi yavruya vermek istersin de, gene de yetmez. Yetmediğini düşündüğün yerde suçlanırsın hemen. Sonra kendini yanlış yapmadığına ikna etmeye çalışırsın. Al işte başladı mı yine çatışma...

Herkese hak verdiğin de olur, hiçkimseyi dinlemeyip burnunun dikine gittiğin de... Rehberin tecrübe de olabilir, kitaplar da, annelik içgüdüsü de... Bunlar çoğunlukla birbiri ile yarışır. Ruh durumuna göre bazen birisi pekala geçer akçe olurken, diğerleri tü kaka olabilir. Fakat genelde kazanan hep annelik içgüdüsü olur. Çünkü diğer ikisi, görünmeyen, bilinmeyen metafizik dünyayı açıklamakta yetersiz kalırlar ;) 

Yavru söz konusu olduğunda, kendini herşeye yeten, güçlü bir panter gibi hissedersin. Aynı zamanda yufka yürekli, zayıf ve güçsüz... Kalbin hemen kırılabilir de, yüzünde gülücükler de açabilir birden. Gün boyu koruduğun enerji, akşam yavruyu yatağına yatırıp yetişkin dünyasına geçtiğinde, birden poffff diye söner. Balkabağına dönersin, hem de gece yarısı bile olmadan.

Aslında annelik, içinde zaten var olan duyguları son doz yaşatan uç bir duygu durumu. Tüm duyguların şevke gelip tümden coştuğu, her duygunun borusunun öttüğü, çok sesli bir orkestra. Bir tür aşk... İnsanı yoğuran, pişiren ve dönüştüren, her aşkta olduğu gibi...


4 Kasım 2013 Pazartesi

Emelto Farkı

Evde anneanne (sevgili annemin) olması, kendini her yönden olumlu etkilerle gösterdi. Tamam, eşimle ben de bize sorsalar gayet güzel üstesinden geliyorduk ama objektif kriterlere göre eve dirlik geldi yeminlen. Şu an evde, düzen ve konforun varolduğu, mutlu ve mesut bir barış ortamı hakim. Misal;

Herşey yerli yerinde. Çocuğa rağmen... Şarj aletlerinin bile bir yeri var artık. (işi bittiğinde direkt toplama hali)

Anı yemeklerine son! (tencerelerin bekletilmeksizin yıkanması hali)

Sıcak yemekler yiyelim, sıcak sohbetler edelim... (aman canım, yemek yapmak da iş mi oldu hali)

Unutulmuş eşyalar modyuma geri döndü! (Ateş'in eski banyo küvetinin oyuncak sepeti olması, saklama kabının ilaç kutusu olması vb. sayısız örnek)

Kullanılmayan giysiler, yeni sahiplerine kavuştu! (giysilerin poşetlenip ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması)

Bir de tüm bunların üstüne nazımıza oynanması (aman dur sen ıhlamur diyordun; koyalım da yatmadan içersin,) da cabası oluyor herhalde... Bilenler bilir. Evde çocuk oldu mu, işler değişir. Artık zevkten ortada dağınık bırakma lüksünüz kalmaz. Çünkü o lüks, evin en küçüğüne aittir artık ;) Ve ben buna rağmen, diyorum... Ayrıca şaşkınlıkla izliyor ve keyfini sürüyorum :))

Anlatılanlardan çıkarttınız mı bilmem ama, annem oldukça proaktif, çalışkan ve disiplinli bir kadın. Tam bir Alman ekolü. Almanların "tu es gleich" (şimdi yap) mottosunu düstur edinmiş; hiç taviz vermeden uygulayan garip ve tatlı bir kadın. Atom karınca modeli. Gerçi ona göre de biz ağustos böceğiyiz ya, o da ayrı bir konu... 

Bir kere eğri oturup doğru konuşalım. (Niyeyse :)) Arada yaratılış farkı var. Nasılsa meşe ağacının yaprağıyla kavak ağacının yaprakları birbirinden farklı, o da öyle... Farklıyız. Hepimiz birbirimizden. Aynı toprağa kök salan, aynı havayı soluyan, aynı güneşe dönen fakat özü, tohumu tek olan biricik canlılarız işte. Bunu sorgulamak ve değiştirmeye çalışmak da yaratılışı beğenmemek olmaz mı, bir anlamda? Hem bu nafile bir çaba üstelik. İnsanoğlu törpülense, yıpransa, aydınlansa bile, kim değiştirebilmiş ki bugüne kadar o tohumu? Kendimden yola çıkarsam; genel olarak etrafta olup biteni kaçırmamak için hayat tekerini biraz daha yavaş çevirmekten hoşlanan, mesela çocuğu ile her akşam üstü parkta oynamayı, evdeki dirlik-düzen işlerine yeğ tutan bennn ne kadar değişebilirim? Hadi koştur koştur herşeye yettim diyelim, hayata bakışımı değiştirir mi bu yaptıklarım? Ve en önemlisi, nereye kadar? Zira herşey ama herşey, bir şekilde özüne dönmeye mahkumdur sonunda. Ve kanımca, en mutlu, en verimli, en güzel ve en başarılı halini özünde, yani evindeyken yaşar insan. Aslında herşey olduğu gibi eşsiz ve güzeldir basitçe. Ama işte kabul etmek, değiştirmekten daha zor gelir insana. Ahhhhh ahhhhhh... Gel de anlat şimdi bunları anneme ;) 

Dahası, nesil farkı var bi kere aramızda. Ne hikmetse, bizden önceki neslin on parmağında on marifet... Eteklerinde bebeleriyle yemekte, düzende, pratiklikte on numaralar. Üstelik çalışan kadın içinde durum böyle. Nitekim benim annem de çalışan bir kadındı. Ama işte o dönemin kadınları, genlerini bir sonraki nesle aktarırken bir hata oluşmuş sanırım. Böyle geni bozuk, asi, beceriksiz bir nesil türemiş. ;))

Efendim, bu yazımı da annemin bize haftasonu yaptığı bir kıyağın hatırası ile bağlıyorum. Aşağıdaki fotoş, geçen hafta eşim ve benim başbaşa yaptığımız huzurlu kahvaltının, sıcak hatırasıdır.

12 Ekim 2013 Cumartesi

Annenin Gardrobu

Malum, kurban bayramı tatiline girmiş bıulunmaktayız. Sizi bilmem, ama biz bu tatil bayramcıyız. Eşim ve ben, anne-babaların her ikisinin de Ankara'da olmasını fırsat bilip toplu bir ziyaretle bir taşla iki kuş vurma niyetindeyiz. Nitekim dün sabah bu niyetlerle sabahın 6:30'unda kalkmış ve fakat ancak 11:00'de tekeri döndürmüş idik. Nasıl mı geçti zaman? Her zamanki gibi şıp diye :) 

Neler mi yaptık, konusu ancak "annenin sabah maratonu" isimli oldukça uzun bir yazı ve hatta bir yazı dizisinin konusu olabileceğinden, burada hiç bahsetmeyeceğim. Sadece, annenin umutsuzca kendine valiz hazırlama çabası ve bu vesileyle yüzleştiği gardrobuna değineceğim.

Evet, dün sabah bir kez daha gördüm ki, doğru düzgün hiçbir şeyim yok. Onca kıyafetin arasında beni rahat ettirecek, tak çık giyilmeye müsait ve birbiri ile ahenk içinde dans edecek parçalar yok. Parçaların her biri, kendi içinde bir cumhuriyet. Evet, çoğu güzeller ama yalnızlar ne fayda. Dolapta, haremde sırasını bekleyen cariyeler gibi, hüzünlü bir bekleyiş içindeler. Ah bir keşfedilseler... (Hepimiz Muhteşem Yüzyıl mağdurlarıyız; bellek dediğin hemen temizlenmiyor ki :)) Baksan, " o kadar eşya içerisinde giyecek birşey bulamadın mı", diye ahkam kesilesi bir durum. Fakat göründüğü gibi değil işte hiçbirşey. Bir defa benim kıyafet sorunsalımın geçerli sebepleri var. Şöyle ki;

1. Önceden (acaba hangi haleti ruhiyeyle) satın aldığım birçok kıyafeti artık beğenmiyorum. Daha doğrusu kendime uygun bulmuyorum. (Eh haliyle, 20'li yaşlarda giydikleri ile 30'lu yaşlarda giydikleri fark ediyor insanın). Bu bağlamda, gardrobumdaki birçok parçanın artık son kullanma tarihi geçmiş durumda; çöp...

2. Dolaptaki parçalar birbirini tamamlamıyor. Atıyorum, o 6 ay önce aldığım nar çiçeği muhteşem şifon gömleğimin altına, üstüne giyecek şey bulamıyorum. Gençliğini kapalı kapılar ardında çürütüyor zavallı gömleğim. Ayrıca olmazsa olmaz "basic" tamamlayıcılar da eksik bende. Dolayısıyla bir türlü kombinlenememe durumu hakim... 

2. Hayatım değişti. Ben de değiştim. Artık bebekli ve 5 dakikanın dahi kıymetli olduğu bir hayatım var. Daha rahat ama şık kıyafetlere ihtiyaç duyuyorum. Misal, dolabımdaki birçok ayakkabı topukludur. Çünkü b.ö (bebekten önceki) hayatımda, düz taban giymek, düz taban olmak gibi bir algıya sahipti bende. Spor ayakkabının bile topuklusunu arardım. Şimdi ise, tam tersi bir algıya sahibim. Hatta öyle ki, topuğu birçok yerde çok fuzulü ve çirkin buluyorum. (B.s hayatıma uyum sağlamanın bir tık ötesine de geçmiş olabilirim ;)) Uzun lafın kısası, artık beni aynanın karşısında saatlerce oyalayacak, kafamda soru işareti bırakacak cinsten "riskli" kıyafetler yerine, güzelliğinden ve şıklığından emin olduğum, rahat ve daha uyumlu mizaçlı kıyafetleri tercih ediyorum. 

Yeni stilimde bunlar da in ve out'larım:

Şıklık in, şatafat out; rahatlık in, salaşlık out; çekicilik in, gösteriş out; bakımlı olmak in, makyajlı olmak out; sade dolap in; kalabalık dolap out.

Şimdi gelelim bu yeni "anne stilinin" basic gereksinimleri, olmazsa olmazlarına...

1. Lacivert skinny veya streç jean 
2. Açık mavi, belki taşlanmış, yine dar paça, sigara model jean
3. Trençkot (tercihen krem rengi)
4. 2 adet spor ayakkabısı
5. Düz taban veya hafif topuklu mevsimlik bir ayakkabı
6. Siyah bir ceket (tercihen penye kumaştan da olabilir)
7. Beyaz body ve t-shirler
8. Şifon renkli gömlekler
9. Siyah ve alternatif olarak gri tayt
10. Siyah bir elbise
11. Siyah hafif topuklu bir çizme

Yukarıda saydığım olmazsa olmazlar, elbetteki etek, elbise, hırka çeşitleriyle renklenip çiçeklenecektir. Ancak fazla abartmamalı ve sade dolap mottomuzu unutmamalı. 

Zira yaşayış olarak fazladan tüketimin her türlüsünden kaçınmaya çalışırım. Ancak türlü yerlere girip çıkarken lazım olan eşyayı, sonra sıkıntıya düşmemek adına, edinmek de gerekir. O yüzden dolabımı komple elden geçirip uzun bir süre rahat etmek istiyorum. Ben bu yazıyı yazarken, kendime bir alışveriş listesi de yapmış oldum. Şimdi, bilinçli bir tüketici olarak gidip gereğini yapacağım ;)






27 Eylül 2013 Cuma

Ne İçin Yaşamalı?

Ara ara bir düşünce yokluyor beni bu günlerde. Bakıyorum, iş güç, çocuk, ev, koşturup duruyoruz. Sorumluluklarımızın ağır bastığı bir dönemdeyiz. Kabul. Hayat bu; hep böyle olacak değil ya, diyorum. Dönem dönem farklı durumların ön plana çıkmasını normal karşılıyorum. Hatta biraz daha abartayım, sorumluluklarımın birçoğunu seviyorum. Çünkü sorumluluklar, yaşanırken can sıksa da, uzun vadede hep kalıcı ve olumlu izler bırakıyor insanda. Hakikaten insanı sorumlulukları büyütüyor bir yerde. Büyütüyordan kastım, yaşama sevincini söndürüyor, hayata küstürüyor değil elbette :) Farklı şeyler düşündürüyor. Farklı bir gözlük veriyor insana; daha geniş bir açıyla, daha net gösteren... Fakat hayat sorumluluklardan da ibaret değil tabii ki... Ümit Boyner, nerde okuduğumu hatırlayamadığım bir röportajında, "hayat, sorumluluklardır", demiş. Bu cümle, içimde bir hazımsızlık yarattı; tok, ağır yapısı mideme hiç uymadı. Bana göre fazla sıkı bir öğün bu, fazla diyet. Fazla sağlıklı diyemeyeceğim, fazla diyet. Sanki bir dilim taze tam buğday ekmeği ile bir dilim ezine peyniri yerine, kupkuru, kepekli 2 galetayla tadı kötü az yağlı peyniri tercih etmek gibi. Fazla kasmak, zorlamak gibi işte... 

Böyle bir hayatta haz nerede? Hazzin kimyasinda özgürlük var çünkü, biraz başına buyrukluk, serserilik var... (Gülmeyin, serserilik de bir ihtiyaç. O pek mülayim hanım kızın içinde kim bilir ne fırtınalar kopar.) Neticede kendine dönük bir eylem, haz almak. Sorumluluk ise daha farklı. Hausaufgabe :)) 

İnsan sorumluluklarından da haz alabilir mi peki? Aslında kadın denen insan türü için, daha mümkün bir durum bu. Çünkü kadınların tutkulu, sahiplenici, multitasking özellikleri bir yandan sorumluluk almalarını kolaylaştırırken, aldığı sorumluluklarını güzelce yerine getirmek de, diğer yandan onların mükemmelliyetçiliğini beslemekte.  Belki de bu sebeple iş dünyasında kadınlar bazı pozisyonlar için daha çok tercih ediliyorlardır. Neticede, yine de sorumlulukların layıkıyla yerine getirildiğinde hissedilen tatmin duygusuyla, bahsettiğim haz duygusu pek tabii ki aynı şey değil. Biri (fark etmesi güç bile olsa) egoya hizmet ederken, diğeri ruhu beslemekte, şımartmakta. Birisi ağustos böceğiyse, diğeri karınca. Biri hayta ise, diğeri sınıf başkanı. Biri günlerden cumartesiyse, diğeri pazartesi (hatta pazar; daha kasvetli) Biri gereklilik kipi -meli, -malı, diğeri istek kipi -se, -sa. Bilmem örneklerimle yeterince anlatabildim mi efenim?  

Fikrimce hayattan haz almak, oldukça önemli bir kavram, hayatın anlamı mertebesinde. Odun ateşinin hiç sönmemesi için sürekli beslenmesi de gerekmekte. Burada tabii hedonist yaklaşımlarla haz peşinde koşmaktan bahsetmiyorum, takdir edersiniz :) Lütfen birbirimizi yanlış anlamayalım arkadaşlar. Ha, şunu da söyleyim; burada derdim birbirine gıcık sorumluluk ile hazzın arasını bulmak da değil. Orası beni hiç ilgilendirmez.

Ben yalnızca diyorum ki, sorumluluklar nasıl ki insanı büyütüyorsa, hayattan haz almak da insanı çocuklaştırıyor. Ve insanın ikisine de ihtiyacı var bu hayatta. Hayatı, doğayı, insanı ve kendini daha iyi anlayabilmek için sorumluluklara; şu güzel hayatın tadını çıkarmak, varolmanın dayanılmaz hafifliğini hissetmek, kalbi şükranla dolmak ve gözleri mutluluktan parlamak için de hazza ihtiyacı var. 

Çünkü fikrimce yaşamın amacı anlamak ve kutlamak olmalı. Fakat zaman her ikisi için de gerçekten kısa...

Hamiş: Herşey boş; eğlen coş :))) (değil tabii ki, yanlış anlamışsınız ;))

Not: Fotoğraf çalışması, tamamen konudan bağımsızdır.

24 Eylül 2013 Salı

Bakıcı Meselesi

Her çalışan annenin kafasında asılı duran bir çengeldir bu konu. Ne kadar konforlu durursa dursun, bir türlü rahat edilemeyen bir koltuk gibidir. Annenin zayıf karnıdır. Bir iç hesaplaşmanın ürünüdür. Bu haliyle her annenin kendine göre mutlaka geçerli sebepleri vardır. Konu hakkındaki tecrübelerimi ve naçizane görüşlerimi ben de paylaşmak isterim. 

Öncelikle belirtmek isterim ki, burada yazdıklarım, çalışsın çalışmasın, hiçbir anne türüne övgü veya yergi içermemektedir. Her annenin tercihi, yaşanmışlıkları ve koşulları birbirinden farklıdır; bu yüzden hepsinin ayrı ayrı anlaşılması gerektiğini düşünüyorum. Ben olayın, tecrübe ile harmanlanmış felsefik boyutunu ele alacağım. Şöyle ki; (bu dilekçe formatında yazmak, mesleki deformasyon olsa gerek :))

Öncelikle kendi durumumdan bahsedeyim. Ben, olabilecek en  esnek şekilde çalışan, şanslı annelerdenim. Bunun için hergün şükrediyorum. Kendi ofisim var ve işlerimi oradan idare ediyorum. Sabah çok acil işim yoksa, çocuğu uyutup öyle işe gidiyor ve akşam da en az 2,5 saat doya doya birlikte oynayacak şekilde erken işten çıkıyorum. Yine minnoşu yatağa ben yatırıyorum. Bu portrede, minnoşun sabah kahvaltısını ve akşam yemeğini ben yediriyor, sabah ve akşam uykularına onu ben yatırıyor, yine sabah ve ö.sonra park vs. aktivitelerini onunla birlikte yapıyoruz. Keza işim evime oldukça yakın; acil bir durumda bir koşu gidebilecek konumdayım.

Doğumdan sonra işe geri dönüşüm, yavrunun yaklaşık 3,5 - 4. aylarına denk geliyor. O tarihlerde annemin bizimle birlikte olması, yukarıda saydığım avantajlar ve artık işin başına geçmezsem, o kadar emek vererek kurduğum işimi ve sağladığı avantajları kaybedecek olduğum gerçeği, beni haklı çıkarır mı bilmiyorum ana benim haklı sebeplerimi oluşturmakta. ;)) Tabii eklemek gerekir ki, çalışmayı ve faal olmayı da seviyorum.

Sonrasında, annemin dönüşünün zorunlu olması ve yeni bakıcımız ile geçirdiği 1 aylık oryantasyon sürecinden sonra, yavruyu bu defa, 18'lik becerikli ve güleç ablamıza teslim eder olduk. (Böyle düşününce, yavrunun bir şekilde "bırakılıyor" olması durumu, şu anda burnumu sızlattı)

Yavrumuz şunan 13,5 aylık ve bu tarihe kadar sağlığı, gelişimi, neşesi yerindeydi çok şükür. Bunda ablasının payı büyük ve (sonrasında bize yamuk bile yapmış olsa) ben bunu önemsiyorum. İçimden (ve dışımdan :)) "Allah razı olsun", demekten başka birşey geçmiyor. Velhasıl, ablanın yaptığı yamuk sonrasında, bayram dönüşü yeniden, yavrunun bakımını anneannesi üstlenecek. Çok şükür yine ortada kalmadık. Dahası Montessori'nin allahı geliyor, daha ne isteyim :) (fakat bu başka bir yazı konusu, dağıtmayalım)

Artık fasülyenin faydalarına gelmek istiyorum :) 

Nitekim, bahsettiğim kendi kısa öykümüz bile bir fikir vermekte aslında. O kadar olumlu şarta rağmen, birşeyler tam değil işte. Sandalyenin bir ayağı kısa, tıngırdıyor. Her an düşebilirsin sanki, sürekli kendini tehlikede hissettiriyor. Bir türlü tam güvenemiyorsun. Onu mutfağının baş köşesine oturtman, üstüne minder bağlayınca evcimen görünümüne aldanman ve onu evinin bir parçası haline getirmen dahi, sandalyenin eğretiliğini değiştirmiyor. Bir ayağı kısa sandalye, eğreti işte... Bakıcı da ona keza, eğreti anne... 

Çünkü değişmez bir gerçek var. Yavru, en az 2 (normal şartlarda 3) yaşına kadar bakıma ve anne şefkatine muhtaç. Adı üstünde "anne şefkatini" bir bakıcı ne kadar verebilir? Keza hangi tecrübeli kişi, bir bebeği annesinden daha iyi anlayabilir? Bakıcı annenin yokluğunu oldukça güzel bir şekilde kamufle etse de (ki bakıcıyla derin bağlar kuran çocuklara da şahit oluyoruz), o çocukların anneleriyle olmaları halinde nasıl olacaklarını, ve belki nasıl çiçek açacaklarını bilmiyoruz.

Evet, bu şarkı bana gelsin. Zira ben de çalışan bir annenin çocuğuydum. Fakat bunun hikayesi de öyle uzun ki, o da başka bir yazının konusunu oluşturabilir ancak. Devam edeyim...

Aslında ben, doğaldan uzak her türlü "oldurmaca"nın, doğalı kadar iyi olmayacağını düşünüyorum. Boyalı saç gibi... Evet, yakıştırırsan yine güzel olur ama hiçbir zaman doğalı kadar parlak ve sağlıklı olmaz. Çünkü yalnızca sağlıklı saç parlar :) Veya en iyi versiyon bile orjinalinin yerini tutamaz. 

Anne de, bebeğin bakımında ilk akla gelecek kişidir. Doğa öyle uygun görmüştür ve en sağlıklısı budur. Anne olmanin sorumluluğu bunu gerektirmektedir. Yerine konan ikame araçlar, bir yerde fire verir veya dikiş bir türlü tutmaz, kaynamaz. Misal:

- Çocuk ile bakıcının elektriği tutmaz (halbuki çocuk hiçbir şekilde anne ile böyle bir sorun yaşamaz)

- Zorlama şefkat ve sevgi olmaz. Bakıcıya bunu öğretemezsiniz. O artık şansa, kısmete kalmış olur.

- Çocuğun yükü bakıcıya ağır gelebilir ve bakım vermede isteksizlik yaşar (anne bile yeri gelince öf diyorsa..)

- Bakıcı için bebek bakmak, neticede bir iştir. Taksitlerini ödeyince, daha iyi şartlarda bir iş bulunca veya en basitinden sıkılınca işi her an bırakabilir.

- Bakıcı ağzıyla kuş tutsa da, anne için yeterli gelmeyebilir. Çünkü her anne, çocuğu için en iyisini ister ama paradoks burdadır; en iyisi kendisidir.

Bu liste böyle uzaaar gider... Şartlar uygunsa, imkanlar elveriyorsa ve en önemlisi anne de istiyorsa (çünkü annenin  mutluluğu herşeydir), fikrimce en iyi senaryo çocuğa (0-2 yaş arası) annesinin bakması ve ilave olarak annenin de arada soluklanabilmesi için, bir yardımcısının (bu pekala anneanne veya babaanne de olabilir) olmasıdır.

Dedim ya, en iyi senaryo ;)